Haberci Alanya
Haberci AlanyaYazarlar

Evren Kurtoğlu Yazdı: “Zenginin de Fakirin de Ortak Bir Sorunu Var”

Bugün ülkemizde zenginin de fakirin de ortak bir sorunu var.

Bu cümle ilk duyulduğunda biraz tuhaf gelebilir.

Çünkü zenginle fakirin hayatı aynı değil. Birinin kasasında para vardır, diğerinin cebinde zamanın sonuna kadar yetmesi gereken bir maaş. Birinin bankadaki getirisi konuşulur, diğerinin market kasasında eksilen tutar.

Ama yine de aynı gemide yaşamıyoruz diye aynı fırtınadan etkilenmeyeceğimizi sanmak, ekonominin en eski aldatmacalarından biridir.

Şimdi bir sahne düşünün.

Birinin elinde 10 milyon lira var.

Bu rakamı özellikle örnek diye söylüyoruz. Herkesin 10 milyonu olduğu için değil, mekanizmayı görünür kılmak için.

Bu para bankaya gidiyor. Yüksek faiz ortamında yılda yaklaşık 4 milyon lira, ayda da kabaca 350 bin lira civarında bir getiri konuşulabiliyor. Oran değişebilir, net değişebilir, vergi değişebilir. Burada mesele rakamın kendisi değil.

Mesele şu:

Bu para, üretmeden para kazandırabiliyor.

Ne fabrika kurmak gerekiyor.

Ne işçi çalıştırmak.

Ne tedarikçiyle uğraşmak.

Ne elektrik faturası düşünmek.

Ne vergi, ne SGK, ne lojistik, ne hammadde, ne de bozulacak makine.

Para orada duruyor ve para üretiyor.

İşte asıl mesele tam burada başlıyor.


Bir tarafta emek, bir tarafta bekleyen sermaye

Sabahın köründe kalkıp işe giden insanı düşünün.

Servise biniyor.

Mesaiye giriyor.

Bir ürünün bir parçasını yapıyor.

Bir hizmetin içinde yer alıyor.

Bir başkasının hayatını kolaylaştıran şeyi ortaya çıkarıyor.

Sonra aynı günün başka bir köşesinde, bir hesap ekranında birkaç rakam değişiyor ve bir başka insan hiçbir şey üretmeden gelir elde ediyor.

İki sahne var.

Birinde emek var.

Diğerinde bekleyen para.

Bu farkın kendisi tek başına ahlaki bir mesele değil.

Daha derin bir şeyden söz ediyoruz.

Ekonominin hangi alanı daha çok ödüllendiriliyor?

Üretim mi?

Yoksa paranın kendi kendisini büyütmesi mi?

Bugün Türkiye’deki temel gerilimlerden biri burada yatıyor.

Çünkü para, üretimin sonucuyken, bazı dönemlerde üretimin önüne geçiyor.

Ve para, üretimin önüne geçtiği anda hayatın ritmi değişiyor.


Bir işyeri açmak neden faiz hesabından daha zor hale gelir?

Bir işletme kurmayı düşünün.

Kira var.

Makine var.

Personel var.

İzin var.

Vergi var.

Malzeme var.

Piyasa riski var.

Tahsilat riski var.

Maliyet riski var.

Kur riski var.

Rekabet riski var.

Bir de bunların üstüne, “paranı bankaya koysan daha rahat kazanırsın” mesajı var.

İşte o an sistem, üretimin kulağına sessizce şu cümleyi fısıldıyor:

“Uğraşma, bekle.”

Bu sadece bir finans tercihi değildir.

Bu, toplumun hangi yöne itildiğinin işaretidir.

Bir ülkede sermaye, üretime girmektense finansal getiriyi daha güvenli ve daha cazip buluyorsa, bunun adı bireysel akıl değil, sistemsel yönelimdir.

Ve bu yönelim uzun sürdüğünde sadece patronu değil, işçiyi de, esnafı da, çiftçiyi de, tüketiciyi de etkiler.


Çünkü üretim yalnızca üreticiye ait değildir

Bir fabrika çalıştığında yalnızca fabrika çalışmaz.

Tedarikçi çalışır.

Nakliyeci çalışır.

Esnaf çalışır.

Muhasebeci çalışır.

Tamirci çalışır.

Kargo çalışır.

Çalışanın evine ekmek girer.

Mahallede hareket olur.

Yandaki kahveci kazanır.

Çocuk okulda servis beklerken başka bir gelir daha oluşur.

Yani üretim, toplumun içine akan bir nehir gibidir.

Para orada kalmaz.

Dolaşır.

Büyür.

Yeni işler doğurur.

Yeniden bölüşülür.

İşte kamu ve devletin önemi tam da burada ortaya çıkar.

Çünkü piyasa, her şeyi kendi başına çözmez.

Çoğu zaman daha kolay kazanç olan yere gider.

Daha rahat getirinin peşine düşer.

Daha kısa vadeli alanlara yönelir.

Ama toplumun ihtiyacı yalnızca kısa vadeli kazanç değildir.

Toplumun ihtiyacı, düzenli üretimdir.

İstihdamdır.

Gıda güvenliğidir.

Enerjidir.

Ulaşım altyapısıdır.

Sanayidir.

Teknolojidir.

Eğitimdir.

Sağlıktır.

Ve bunların hiçbirisi tamamen “özel sektörün keyfine bırakılacak” alanlar değildir.

Devlet burada seyirci olamaz.

Kamu burada yalnızca düzenleyici değil, kurucu olmak zorundadır.


Kamu neden önemli? Çünkü bazı şeyler piyasanın insafına bırakılmaz

Burada kamuculuk denince akla hemen kuru bir ideoloji gelmesin.

Meselenin özü çok daha basit.

Bir ülke, stratejik alanlarını sadece kâr hesabına bırakamaz.

Çünkü kârın olmadığı yerde piyasa geri çekilir.

Ama toplumun ihtiyacı orada kalmaya devam eder.

Tarımda bu böyledir.

Enerjide böyledir.

Ulaşımda böyledir.

Sağlıkta böyledir.

Eğitimde böyledir.

Gıda güvenliğinde böyledir.

Alt yapı yatırımlarında böyledir.

Ar-Ge’de böyledir.

Kamu bu yüzden vardır.

Devlet bu yüzden vardır.

Yalnızca vergi toplamak için değil.

Yalnızca denetlemek için değil.

Üretimin içinde taraf olmak için.

Bir ekonomi, devletin ve kamunun üretimde aktif rol aldığı ölçüde toplum yararına çalışır.

Aksi halde güçlü olan sektörler güçlenir, zayıf olanlar ezilir, stratejik alanlar kısa vadeli kazanç hesaplarına teslim edilir.

Sonra herkes aynı şeyden şikâyet eder:

Fiyatlar neden düşmüyor?

Neden üretim yeterli değil?

Neden gıda pahalı?

Neden kiralar bu kadar yüksek?

Neden insanlar birikim yapamıyor?

Cevap, çoğu zaman tek bir yerde saklıdır:

Üretimin kamusal akılla yönetilmemesi.


Faiz neden bu kadar önemli hale geliyor?

Yüksek faiz, sadece parası olana kazandıran bir araç değildir.

Daha büyük bir şey anlatır.

Sermaye, en güvenli alana kayar.

Kısa vadeli getiri, uzun vadeli üretimin önüne geçer.

Üretici finansman maliyetinden baskılanır.

Yatırım yavaşlar.

İstihdam baskılanır.

Piyasa sıkışır.

Büyüme yavaşlar.

Dış kaynak ihtiyacı artar.

Döviz baskısı büyür.

Ve ekonomi, aynı döngünün içinde tekrar tekrar yürümeye başlar.

İşte burada mesele faiz oranının kaç olduğundan çok daha büyüktür.

Mesele, ekonominin niçin bu kadar kırılgan hale geldiğidir.

Ve bu kırılganlığın önemli bir kısmı, üretimin kamu eliyle desteklenmemesinden gelir.

Bir ülkede stratejik üretim alanlarını devlet yönlendirmiyorsa, piyasa en kolay ve en kazançlı yeri seçer.

Bugün kazançlı olan alan yarın topluma zarar verebilir.

Ama piyasa yarını değil, bugünü sever.

O yüzden kamunun aklına ihtiyaç vardır.


Türkiye’nin sorunu sadece para değil, yön sorunu

Türkiye’de sürekli aynı sorular etrafında dönüyoruz.

Faiz ne olacak?

Döviz ne olacak?

Borsa ne olacak?

Ev fiyatları ne olacak?

Oysa daha temel bir soru var:

Bu ülke neyi, nasıl ve kimin için üretecek?

Bu soru sorulmadığında ekonomi yalnızca fiyatlar üzerinden okunur.

Ama fiyatlar, büyük yapının yüzeyidir.

Altında üretim ilişkileri vardır.

Emek vardır.

Sermaye vardır.

Kamu vardır.

Devlet vardır.

Ve bu dört unsur arasındaki denge bozulursa, ortaya çıkan şey yalnızca yüksek enflasyon ya da düşük büyüme olmaz.

Toplumun geleceğe dönük güveni de aşınır.

İnsanlar çalışır ama birikim yapamaz.

Üretici üretir ama nefes alamaz.

Gençler gelecek planı kuramaz.

Küçük esnaf ayakta kalmakta zorlanır.

Sanayici maliyetin altında ezilir.

Çiftçi tarlasını ekmek için borçlanır.

Ve herkesin ortak hissettiği şey, sessiz bir sıkışmadır.


İthalat-ihracat meselesi tek başına açıklayıcı değil

Burada çok bilinen ama eksik kalan bir açıklama var.

“İthalat yüksek, ihracat düşük.”

Bu doğru olabilir.

Ama tek başına yeterli değil.

Çünkü mesele yalnızca dış ticaret dengesi değil.

Mesele, içeride nasıl bir üretim yapısı kurduğumuz.

Ne ürettiğimiz.

Ne kadar katma değer yarattığımız.

Kamunun bu üretimde ne kadar belirleyici olduğu.

Enerjiyi nasıl yönettiğimiz.

Tarımı nasıl planladığımız.

Sanayiyi nasıl kurduğumuz.

Lojistiği nasıl örgütlediğimiz.

Bunlar olmadan dış ticaret sayıları bize sadece tablo verir, çözüm vermez.

Asıl çözüm, kamusal üretim kapasitesinin güçlenmesi ile gelir.

Çünkü devlet üretimde yer alırsa, yalnızca piyasayı takip etmez.

Piyasaya yön verir.


Kamucu ekonomi dediğimiz şey tam da budur

Kamucu ekonomi, her şeyin devletleştirilmesi demek değildir.

Ama stratejik alanlarda kamu aklının, kamu yatırımlarının ve kamu öncülüğünün güçlü olması demektir.

Tarımda planlama.

Sanayide yönlendirme.

Enerjide kamusal güvence.

Ulaşımda altyapı.

Sağlıkta erişim.

Eğitimde fırsat eşitliği.

Teknolojide uzun vadeli yatırım.

Bunlar kamunun rolüdür.

Çünkü piyasa kısa vadeli kârla ilgilenir.

Kamu ise toplumun uzun vadeli ihtiyaçlarını gözetmek zorundadır.

Bir ülke ancak bu dengeyi kurabildiğinde sağlamlaşır.

Yoksa bugün bir alanda para kazanılır, yarın başka bir alanda kriz patlar.


Asıl soru: Parayı büyüten sistem mi, üretimi büyüten toplum mu?

Belki de tartışmayı buraya taşımak gerekiyor.

Bir para sistemi var.

Bir üretim sistemi var.

Bir de toplum var.

Eğer para sistemi, üretim sisteminin önüne geçerse, toplum sadece izler.

Eğer üretim sistemi kamu tarafından desteklenirse, toplum kazanır.

Bu yüzden zenginle fakirin ortak sorunu, aynı miktarda paraya sahip olmaları değil.

Aynı sistemin içinde, farklı biçimlerde sıkışmalarıdır.

Zengin parasını nasıl koruyacağını düşünür.

Fakir geçimini nasıl sağlayacağını.

Ama ikisinin de yaşadığı ülke, üretimden uzaklaşıyorsa sonuç herkesin hayatına dokunur.

Biri daha çok kâr eder.

Diğeri daha çok zorlanır.

Ama sonunda ekonominin bütünü küçülürse, kimse tamamen güvende kalmaz.


Bu yüzden mesele bankadaki para değil

Başta verdiğin 10 milyonluk örnek, tek başına bir zenginlik anlatısı değildi.

Tam tersine, şunu görünür kılıyordu:

Paranın üretmeden para kazandırdığı bir düzen, üretim yapan insanı zorlar.

Ama bunu anlatırken bir ahlak dersi vermek gerekmiyor.

İnsanlara “neden bankaya koyuyorsun?” diye çıkışmanın da anlamı yok.

Asıl soru şu:

Neden üretim yapanın yolu, parasını bekletenin yolundan daha zor hale getirildi?

Ve daha önemlisi:

Kamunun, devletin ve planlamanın gücü neden bu denklemin içinde daha görünür değil?

İşte köşe yazısının asıl damarı burada.


Türkiye’nin ihtiyacı, üretimi kamusal akılla yeniden kurmak

Bugün konuşmamız gereken şey, yalnızca faiz oranları değil.

Yalnızca özel sektörün cesareti de değil.

Yalnızca yatırımcıların ruh hali de değil.

Türkiye’nin ihtiyacı, üretimi kamusal akılla yeniden kurmak.

Devletin üretimde aktif olduğu.

Kamu kaynaklarının stratejik alanlara yöneldiği.

Tarımın planlandığı.

Sanayinin desteklendiği.

İstihdamın korunduğu.

Teknolojinin uzun vadeli düşünülerek geliştirildiği.

Piyasanın değil, toplumun ihtiyaçlarının merkez alındığı bir ekonomi.

Çünkü üretim, yalnızca bir gelir meselesi değildir.

Bir toplumu ayakta tutan ana omurgadır.

Ve o omurga zayıfladığında, banka ekranlarında parlak görünen rakamların hiçbir anlamı kalmaz.

Bugün 10 milyon lira bankada yılda milyonlarca lira getirebilir.

Ama bir ülkenin gerçek değeri, o 10 milyonun ne kadar faiz getirdiğinde değil, o 10 milyonla neyi inşa edebildiğinde ortaya çıkar.

Fabrika mı?

Kooperatif mi?

Tarımsal işleme tesisi mi?

Teknoloji merkezi mi?

Lojistik ağ mı?

Kamusal yatırım mı?

Gerçek soru budur.

Ve bu soru, yalnızca ekonomiyi değil, ülkenin yönünü de tarif eder.

İlgili Haberler

Cumhuriyet Devrimlerinin Kazanımlarından Ödün Vermeyeceğiz

Haberci Editör

Alanya Belediye Tiyatrosu Yeni Sezonu Açık Havada Açtı

Haberci Editör

Alanyalı Kickbokscular Konya’dan Başarıyla Döndü

Haberci Editör

Yorum Yap