Bir cambazın biri eşeğin birini yoldan çekip hayvan pazarına getirmiş.
Eşeği satmak için pazarın bir kenarında beklerken başka bir cambaz yanaşmış yanına.
“Eşek kaç para?” diye sormuş.
Satıcı, “Bin lira.” demiş.
Alıcı da pek fazla düşünmeden:
“Aldım gitti. Bin lirayı verdim, helalleşelim.” demiş.
Tam o sırada birkaç kişi alıcının kulağına yanaşmış.
“Yahu, görüyor musun o eşeği? Topal. Onun için sana uygun verdi.”
Adam eşeğe bir daha bakmış.
Derken başka biri yanaşmış.
“Aslında o eşek topal değil,” demiş. “Tırnağının arasına taş kaçmış. Canı yandığı için öyle basıyor. Satıcı da fark etmiş olacak ki elinden çıkarmaya bakıyor.”
Bu lafı duyanlar durur mu?
Kulaktan kulağa fısıldamayı sevenler bu kez satıcının yanına koşmuş.
“Senin eşek topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış.”
Satıcı bir güzel gülmüş.
“Eşek topal olmasına topal ama öyle sansınlar diye tırnağının arasına taşı ben koydum.”
Bu cevabı alanlar, daha önce alıcının kulağına ne söyledilerse unutmuşlar; bu kez doğru haberi götürmek için yine koştur koştur alıcının yanına gitmişler.
“Eşek gerçekten topalmış. Taşı da satıcı koymuş. Seni kazıkladı. Paranızı aldı.”
Alıcı bir anda galeyana gelmiş.
“Vay ahlaksız! Vay namussuz! Verdiğim para sahte olmasaydı beni de kazıklayacaktı!”
Ve başlamış satıcıyı dövmeye.
Şimdi burada durup biraz etrafa bakalım.
Hikâyenin en komik tarafı belki de eşeğin topal olup olmaması değil.
Adamın verdiği paranın sahte olması.
Yani alıcı, kendisini kazıklayan satıcıya kızıyor ama elindeki paranın gerçek olup olmadığını hiç düşünmüyor.
Satıcı zaten cambaz.
Eşek gerçekten topal.
Taşı da kendi koymuş.
Etraftakiler bir şey duyuyor, üzerine başka bir şey ekliyor, sonra ilk söylediklerini unutup yeni öğrendiklerini büyük bir ciddiyetle başkasına taşıyor.
Herkes konuşuyor.
Herkes bir şey biliyor.
Herkes bir başkasının ne yaptığını anlatıyor.
Ama ortada gerçeği gerçekten bilen neredeyse kimse yok.
İşte insanın bazen dönüp bugüne bakası geliyor.
Hikâyenin tarihi eski olabilir ama insanı pek eskimemiş.
Sadece hayvan pazarı değişmiş.
Bugün eşek yerine başka şeyler konuşuyoruz.
Birileri bir şey söylüyor.
Bir başkası kulağına eğilip “Aslında öyle değil” diyor.
Öteki “Ben işin aslını biliyorum” diye giriyor söze.
Sonra başka biri çıkıyor, onun anlattığının da doğru olmadığını söylüyor.
Derken ortada bir gerçek kalıyor mu?
Kalıyor belki.
Ama o zamana kadar o kadar çok elden geçmiş oluyor ki, gerçeğin kendisini tanımak neredeyse mümkün olmuyor.
Birinin söylediğini öteki taşıyor.
Taşırken biraz düzeltiyor.
Bir diğeri biraz daha süslüyor.
Sonra bir bakıyorsunuz, ilk söylenenle son anlatılan arasında dağlar kadar fark var.
Fakat herkes son anlatılana inanıyor.
Çünkü insanın tuhaf bir tarafı var.
Bir şeyi doğru olduğu için değil, çok kişi söylediği için doğru kabul edebiliyor.
Üstelik bazen herkes gerçeği biliyor.
Yalan söyleyen de biliyor.
Yalan söylediğini bilen de biliyor.
Yalan söyleyen, karşısındakinin onun yalan söylediğini bildiğini de biliyor.
Ama yine de yalan söylenmeye devam ediyor.
İşte asıl gariplik burada.
Yalan artık gizlenmek için bile söylenmiyor.
Gözümüzün içine baka baka söyleniyor.
Çünkü karşı tarafın da ne olup bittiğini bildiği düşünülüyor.
Sanki herkesin birbirine sessizce söylediği bir anlaşma var:
“Sen benim yalan söylediğimi biliyorsun, ben de senin bildiğini biliyorum. Ama hadi yine de devam edelim.”
Ve ediyoruz.
Bazen siyaset böyle.
Bazen ticaret.
Bazen iş hayatı.
Bazen dostluklar.
Bazen aile meseleleri.
Bazen de küçücük bir dedikodu.
Hatta öyle zamanlar geliyor ki, gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin etrafında dolaşan sözler önem kazanıyor.
Kim söyledi?
Kime söyledi?
Kim duydu?
Kim kime anlattı?
Kim ne kadarını değiştirdi?
Kim bundan ne kazandı?
Derken asıl mesele bir kenarda kalıyor.
Tıpkı o hayvan pazarındaki eşek gibi.
Eşek orada duruyor.
Topal mı?
Topal.
Taş var mı?
Var.
Taşı kim koymuş?
Satıcı.
Ama herkesin anlatacak başka bir hikâyesi var.
Bugün de çoğu zaman böyle değil mi?
Hepimizin bir eşeği var sanki.
Hepimizin bir cambazı.
Hepimizin kulağına bir şeyler fısıldayan birkaç kişi.
Ve hepimizin, duyduğu her şeyi bir başkasına anlatma konusunda kendine göre haklı bir gerekçesi.
“Ben sadece duyduğumu söyledim.”
“Benim söylediğimde bir şey yok.”
“Ben zaten doğru olup olmadığını bilmiyorum.”
“Bana öyle söylediler.”
Ne güzel cümleler bunlar.
İnsanın kendi sorumluluğunu başkasının omzuna bırakması için bulunmaz nimet.
Bir de bütün bunların sonunda ortaya çıkan kavga var.
İnsanlar birbirine kızıyor.
Birbirini suçluyor.
Birbirinin namusunu, ahlakını, karakterini tartışıyor.
Oysa bazen herkesin elinde kendi sahte parası var.
Kimse dönüp kendi cebine bakmıyor.
Hikâyenin en güzel tarafı da belki burada.
Alıcı, “Verdiğim para sahte olmasaydı beni de kazıklayacaktı” diye bağırıyor.
Bir an için insan gülüyor.
Sonra biraz düşünüyor.
Sonra gülüşü yarım kalıyor.
Çünkü bu cümlede tuhaf bir şekilde bugünümüzden bir şeyler var.
Hepimiz başkasının sahtekârlığını konuşurken kendi cebimizde ne taşıdığımıza ne kadar bakıyoruz?
Başkalarının yalanını yakalamakta gösterdiğimiz dikkati, kendi doğrularımızı korumakta gösterebiliyor muyuz?
Bir başkasının ayıbını anlatırken kendi payımıza düşen kısmı ne kadar görüyoruz?
Belki de bu yüzden o eski söz hâlâ kulağa geliyor:
“Bir insanda edep yok ise, neylesin âlim olsa; yine merkep, yine merkep.”
Söz ağır.
Ama bazı sözler biraz ağır olmak zorunda.
Çünkü insan bazen bilgisiyle değil, edebiyle insan oluyor.
Çok şey bilmek başka.
Bildiklerini nasıl kullanacağını bilmek başka.
Gerçeği bilmek başka.
Gerçeğin karşısında nasıl duracağını bilmek başka.
O yüzden bu eski hikâyeyi bugün yeniden hatırlayınca insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Belki mesele eşeğin topal olup olmaması değildir.
Belki mesele, pazarda kimin eşek sattığı da değildir.
Belki asıl mesele, o pazarda herkesin birbirine ne söylediğidir.
Ve daha önemlisi…
Kimin neye inandığıdır.
Gerisini ben söylemeyeyim.
Hayvan pazarı büyük.
Cambaz çok.
Laf taşıyan zaten eksik olmuyor.
Eşekler de hâlâ ortalıkta.
Kim hangisi, onu herkes kendisi bulsun.
Çünkü bazı hikâyelerin son cümlesini köşe yazarı değil, okuyucu yazmalı.
