Bir sahne düşünün.
Işıklar yanıyor.
Ses yükseliyor.
Kamera açılıyor.
Binlerce telefon aynı anda havaya kalkıyor.
Ekranlarda birkaç genç beliriyor. Kusursuz görüntüler, kusursuz koreografiler, özenle hazırlanmış kostümler, belirlenmiş jestler, hesaplanmış bakışlar…
Sonra alkış.
Sonra milyonlarca izlenme.
Sonra sosyal medya.
Sonra listeler.
Sonra ürünler.
Yastıklar, kıyafetler, aksesuarlar, posterler, koleksiyonlar…
Ve bütün bunların ortasında çocuklarımız var.
Bize bunun adının müzik olduğu söyleniyor.
Değil.
En azından artık yalnızca müzik değil.
Burada işleyen çok daha büyük bir mekanizma var.
Kültür endüstrisi.
İnsanın duygusunu, merakını, hayranlığını, bedenini, kimliğini ve hatta kendisini tanımlama biçimini ekonomik değere dönüştüren bir mekanizma.
İşte bugün konuşmamız gereken mesele tam olarak budur.
Manifest, Crush, AURA, Karma ya da yarın piyasaya sürülecek başka bir grup…
Bunların tek tek müzikal niteliği bu yazının konusu değil.
Çünkü mesele kişiler değil.
Mesele sistem.
Mesele, gençliğin nasıl bir pazara dönüştürüldüğü.
Mesele, çocukların yalnızca dinleyici değil, tüketici olarak tasarlanması.
Mesele, kültürün giderek bir ürün kataloğuna dönüşmesi.
Ve daha önemlisi, çocuklarımızın kimlik arayışının ticari bir sektör tarafından biçimlendirilmesi.
Önce yıldızı değil, tüketiciyi üretirler
Modern kültür endüstrisinin en büyük başarısı, ürünü üretmek değildir.
Tüketiciyi üretmektir.
Çünkü bir ürünü bir kez satabilirsiniz.
Ama ürüne bağımlı bir tüketici yaratırsanız, onu tekrar tekrar satabilirsiniz.
Bugün müzik grupları tam da bu nedenle yalnızca müzik yapan topluluklar olarak tasarlanmıyor.
Onların etrafında bir dünya kuruluyor.
Bir renk.
Bir logo.
Bir kıyafet biçimi.
Bir konuşma tarzı.
Bir sahne dili.
Bir beden standardı.
Bir sosyal medya karakteri.
Bir hayranlık kültürü.
Bir ürün yelpazesi.
Sonra bütün bunlar tek bir pakette çocuğun karşısına çıkarılıyor.
Çocuk şarkıyı dinliyor.
Ardından klibi izliyor.
Sonra sosyal medya hesabını takip ediyor.
Sonra grubun ürününü görüyor.
Sonra arkadaşında aynı ürünü görüyor.
Sonra kendisi de istiyor.
Bir süre sonra artık müzik dinlemiyor.
Bir markaya aidiyet satın alıyor.
İşte tüketim toplumunun en sinsi tarafı budur.
İnsana “bunu satın al” demek yerine, önce “buna ait ol” denir.
Satın alma daha sonra gelir.
Kültür metaya dönüştüğünde insan da dönüşür
Bir toplumun kültürü, o toplumun hafızasıdır.
Dilidir.
Müziğidir.
Hikâyeleridir.
Gelenekleridir.
Estetik anlayışıdır.
İnsan ilişkileridir.
Geçmişten geleceğe taşıdığı değerleridir.
Fakat kültür piyasaya tamamen teslim olduğunda başka bir şey ortaya çıkar.
Kültür artık yaşanan bir şey olmaktan çıkar.
Tüketilen bir şeye dönüşür.
Müzik dinlenmez, tüketilir.
Kıyafet giyilmez, imaj olarak satın alınır.
Beden yalnızca beden değildir, pazarlanabilir bir vitrin haline gelir.
Kimlik yalnızca kişinin kendisini tanımlama biçimi değildir, satılabilir bir pakete dönüşür.
Ve çocuk bu sistemin içine doğduğu için bunun doğal olduğunu düşünmeye başlar.
İşte kültürel yabancılaşma böyle gerçekleşir.
Kimse gelip çocuğa “kendi kültüründen uzaklaş” demez.
Buna gerek yoktur.
Çocuğun önüne sürekli başka bir dünya koyarsınız.
O dünya daha parlaktır.
Daha hızlıdır.
Daha renkli görünür.
Daha profesyonel pazarlanır.
Ve çocuk bir süre sonra kendi dünyasını eski, sıkıcı ve değersiz görmeye başlar.
Güney Kore’de başlayan model yalnızca müzik ihraç etmedi
K-Pop’un küresel başarısı yalnızca şarkıların başarısı değildir.
1990’ların ortalarından itibaren Güney Kore’de gelişen eğlence şirketleri, sanatçı yetiştirme sistemini son derece disiplinli ve ticari bir modele dönüştürdü.
Seçmeler.
Trainee sistemi.
Yoğun eğitim.
Dans.
Şan.
Dil.
Sahne performansı.
Görünüm.
Medya eğitimi.
İmaj yönetimi.
Sonra grup.
Sonra marka.
Sonra hayran kitlesi.
Sonra ürün.
Bu sistemin geçmişte ciddi sözleşme tartışmaları doğurduğu da biliniyor. Güney Kore Adil Ticaret Komisyonu, büyük eğlence şirketlerinin trainee sözleşmelerindeki bazı ağır ve haksız hükümler hakkında müdahalelerde bulundu.
Dolayısıyla ortada yalnızca müzik yoktu.
Ortada insanı ekonomik bir projeye dönüştüren bir üretim modeli vardı.
Ve bu model dünyanın geri kalanına yalnızca müzik olarak yayılmadı.
Bir estetik olarak yayıldı.
Bir beden anlayışı olarak yayıldı.
Bir gençlik kültürü olarak yayıldı.
Bir tüketim modeli olarak yayıldı.
Türkiye de bundan bağımsız değil.
Türkiye’de sahne değişiyor, fakat mekanizma tanıdık
Bugün Türkiye’de yeni nesil müzik gruplarının yükselişine baktığımızda, K-Pop’un birebir kopyasının ortaya çıktığını söylemek doğru olmaz.
Fakat benzer endüstriyel araçların kullanıldığını görmemek de mümkün değil.
Seçmeler.
Yarışmalar.
Kadro oluşturma.
Yoğun hazırlık.
Görsel kimlik.
Sosyal medya stratejisi.
Koreografi.
Hayran topluluğu.
Markalaşma.
Ticari ürünler.
Ve sürekli görünürlük.
Manifest bunun en görünür örneklerinden biri.
Big5 Türkiye yarışması üzerinden binlerce başvuru arasından seçilen altı kişilik yapı, yalnızca bir müzik grubu olarak değil, baştan itibaren belirli bir görsel ve ticari kimlikle piyasaya sunuldu.
Ardından sosyal medya görünürlüğü.
Platform listeleri.
Tartışmalar.
Hayranlık.
Ürünler.
Ve giderek büyüyen bir ticari çevre.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Bu kadar hızlı büyüyen görünürlüğün tamamını yalnızca kendiliğinden oluşan toplumsal beğeniyle açıklamak mümkün mü?
Elbette hayranların ilgisi gerçektir.
Elbette gençlerin kendi tercihi vardır.
Ama kültür endüstrisinin görevi zaten tam olarak budur:
Tercihlerin oluştuğu ortamı tasarlamak.
Popülerlik masum değildir
Türkiye’de çok tehlikeli bir alışkanlık oluştu.
Bir şey popüler oldu mu, onun doğru olduğunu düşünmeye başladık.
Çok izleniyorsa başarılı.
Çok konuşuluyorsa değerli.
Spotify’da yükseliyorsa kaliteli.
Sosyal medyada gündem oluyorsa önemli.
Oysa bunların hiçbiri tek başına kültürel değer ölçüsü değildir.
Bir şeyin çok tüketilmesi, onun topluma iyi geldiğini göstermez.
Fast food da çok tüketilir.
Bağımlılık yapan içerikler de çok izlenir.
Sansasyon da çok paylaşılır.
Skandal da milyonlarca kişiye ulaşır.
Piyasa ahlak kitabı değildir.
Piyasa yalnızca neyin satıldığını gösterir.
Ve bugün gençliğin dikkatini ne kadar hızlı paraya çevirebiliyorsanız, o kadar başarılı sayılırsınız.
İşte burada büyük bir yanılgıya düşüyoruz.
Piyasanın başarısıyla toplumun başarısını birbirine karıştırıyoruz.
Bir grup milyonlarca liralık ürün satabilir.
Bu, çocuklarımız için iyi olduğu anlamına gelmez.
Bir görüntü milyonlarca kez izlenebilir.
Bu, o görüntünün kültürel olarak değerli olduğu anlamına gelmez.
Bir yaşam tarzı trend olabilir.
Bu, onu sorgulamadan kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Çocuklar hedef kitle değil, korunması gereken toplumsal kesimdir
Bütün mesele burada düğümleniyor.
Çocuklar ve ergenler kimliklerini oluşturma dönemindedir.
Bu yaşlarda insan çevresinden etkilenir.
Arkadaşlarından etkilenir.
Ailesinden etkilenir.
Öğretmeninden etkilenir.
Televizyondan etkilenir.
Sosyal medyadan etkilenir.
Ve bugün her şeyden önce algoritmadan etkilenir.
Algoritma ise çocuğun geleceğini düşünmez.
Toplumun kültürel devamlılığını düşünmez.
Çocuğun ruhsal gelişimini düşünmez.
Algoritmanın tek bir görevi vardır:
Daha fazla izletmek.
Daha fazla tutmak.
Daha fazla etkileşim.
Daha fazla reklam.
Daha fazla tüketim.
Çocuk bu sistem açısından insan değil, kullanıcıdır.
Kullanıcı da tüketicidir.
İşte buna itiraz etmek zorundayız.
Cinsiyet imgeleri de tüketim malzemesine dönüşüyor
Bugün kültür endüstrisinin gençlere sunduğu en güçlü alanlardan biri de beden ve cinsiyet imgesidir.
Burada mesele bir erkeğin makyaj yapması ya da bir kadının farklı kıyafetler giymesi değildir.
Bunu tartışmanın kendisi meseleyi küçültür.
Asıl mesele şudur:
Kadınlık ve erkeklik imgeleri, giderek daha fazla ticari olarak tasarlanan ve pazarlanan görsel kimliklere dönüştürülüyor.
Erkeğe yeni bir görüntü sunuluyor.
Kadına yeni bir görüntü sunuluyor.
Sonra bu görüntüler “özgürlük”, “tarz”, “yenilik” ve “özgünlük” gibi kavramlarla paketleniyor.
Burada bireyin tercih hakkına müdahale edilmesi gerektiğini söylemiyoruz.
Tam tersine.
Bireyin tercihi ile piyasanın tercihi birbirinden ayrılmalıdır.
Çünkü bir insanın özgürce seçmesi başka şeydir.
Milyonlarca liralık pazarlama gücüyle belirli bir imgenin sürekli olarak çocuğun karşısına konulması başka şey.
İkincisi kültürel bir güç ilişkisidir.
Ve bunu görmezden gelmek saflık olur.
Erkek çocuğa da kız çocuğa da aynı şeyi satıyorlar: Kimlik
Burada Manifest ve Crush gibi oluşumlar üzerinden görülen tabloyu doğru okumak gerekiyor.
Biri daha çok kadın gençlik estetiği üzerinden görünürlük yaratabilir.
Diğeri erkek gençliğinin görsel dünyasına hitap edebilir.
Fakat piyasanın temel mantığı aynıdır.
Kimlik satmak.
“Ben böyleyim” dedirtecek semboller satmak.
“Ben de bunlardan biriyim” dedirtecek ürünler satmak.
Çocuğun kendi kimliğini oluşturmak için kullandığı boşlukları markalarla doldurmak.
Bir çocuğun odasına giriyorsunuz.
Duvarında grup posteri.
Yatağında grup yastığı.
Telefonunda grup videosu.
Kıyafetinde grubun sembolü.
Sosyal medya hesabında grubun içerikleri.
Ve çocuğun günlük hayatının giderek daha büyük bölümünü bir ticari kültür kaplıyor.
Sonra buna “fan olmak” deniyor.
Bazen gerçekten yalnızca hayranlıktır.
Ama bazen hayranlığın içine tüketim yerleştirilmiştir.
İşte ayrım burada yapılmalıdır.
Kültürel yok oluş bir günde gerçekleşmez
Bir toplum kültürünü bir gecede kaybetmez.
Önce kendi kültürüne ilgisi azalır.
Sonra başka kültürün ürünlerini daha çekici bulur.
Sonra kendi sembollerini eski görmeye başlar.
Sonra kendi müziğini küçümser.
Sonra kendi dilini kaba bulur.
Sonra kendi hikâyelerini bilmez.
Sonra başkasının ürettiği kimlikleri hazır paket halinde satın alır.
En sonunda da kendi kültürüne yabancılaşır.
Bu süreç kaba bir işgal gibi gerçekleşmez.
Tüketim yoluyla gerçekleşir.
İşte bu nedenle kültürel egemenlik yalnızca siyasal bir mesele değildir.
Ekonomik bir meseledir.
Medya meselesidir.
Eğitim meselesidir.
Teknoloji meselesidir.
Ve aynı zamanda çocuklarımızın meselesidir.
En büyük hata: Gençleri suçlamak
Burada bir başka büyük yanlış yapıyoruz.
Gençleri suçluyoruz.
“Bunları neden izliyorsun?”
“Böyle giyinilir mi?”
“Bu müzik ne?”
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
Bu yaklaşım hiçbir şeyi çözmez.
Çünkü genç, kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapıyor.
Asıl soru şu:
Biz ona başka ne sunduk?
Kendi kültürümüzü çağdaş bir dille anlatabildik mi?
Kendi müziğimizi dünyaya taşıyacak güçlü yapılar kurabildik mi?
Çocuklara yalnızca geçmişi ezberletmek yerine, geçmişten güç alan yeni bir kültürel gelecek üretebildik mi?
Eğer cevabımız hayırsa, çocukların başka yerlere yönelmesine şaşırmamak gerekir.
Boşluğu genç doldurmaz.
Boşluğu kim dolduruyorsa genç ona yönelir.
O halde ne yapacağız?
Yasak mı?
Sansür mü?
Müzik gruplarını susturmak mı?
Hayır.
Bunlar kolay cevaplar.
Ve kolay cevaplar çoğu zaman kötü çözümlerdir.
Yapılması gereken çok daha zor.
Önce çocukları tüketim pazarının karşısında yalnız bırakmayacağız.
Medya okuryazarlığını güçlendireceğiz.
Çocuklara reklam ile içerik arasındaki farkı öğreteceğiz.
Algoritmanın nasıl çalıştığını anlatacağız.
Popülerliğin kalite anlamına gelmediğini öğreteceğiz.
Beden algısının nasıl pazarlanabildiğini göstereceğiz.
Tüketimin kimlik haline gelmesine karşı bilinç oluşturacağız.
Okullarda kültür ve sanat eğitimini yalnızca birkaç ezber derse sıkıştırmayacağız.
Yerel kültürü çağdaş biçimde yeniden üreteceğiz.
Gençlerin kendi müziğini, kendi filmini, kendi tasarımını, kendi hikâyesini üretebileceği alanlar açacağız.
Kültür politikası, yalnızca geçmişi korumak olmayacak.
Geleceğin kültürünü üretmek olacak.
Çünkü başkalarının kültürünü eleştirmek kolaydır.
Kendi kültürünü güçlü bir alternatif haline getirmek zordur.
Ama yapılması gereken budur.
Kültürümüzü korumak, dünyaya kapanmak değildir
Dünyadan kopmak istemiyoruz.
Tam tersine.
Dünyayı bileceğiz.
K-Pop’u da bileceğiz.
Amerikan pop kültürünü de bileceğiz.
Avrupa kültürünü de bileceğiz.
Dünyanın bütün müziğini dinleyeceğiz.
Ama kendi kültürünü bilmeyen insanın dünyaya açık olması, çoğu zaman kendi köklerinden kopması anlamına gelir.
Kökü olmayan ağaç nasıl ayakta duramazsa, kültürel hafızası olmayan toplum da kendi geleceğini başkalarının ürettiği kalıplarla kurmaya başlar.
Bizim itirazımız dünyaya değil.
Bizim itirazımız, kendi kültürünü değersizleştirerek dünyayı tüketmeye başlamaya.
Çünkü mesele müzik değil, iktidardır
Burada “iktidar” kelimesini yalnızca siyaset anlamında düşünmemek gerekiyor.
Kimin görünür olacağına kim karar veriyor?
Kimin müziği milyonlara ulaşıyor?
Kimin yüzü reklam panolarında?
Kimin ürünü markette?
Kimin videosu algoritmada?
Kimin estetik anlayışı “trend”?
Kimin yaşam biçimi “modern”?
Kimin görüntüsü “ideal”?
Bunların hepsi kültürel iktidarın parçalarıdır.
Ve kültürel iktidarı elinde tutan, yalnızca ne satacağını değil, neyin normal kabul edileceğini de belirleme gücüne sahip olur.
İşte bu nedenle mesele basit bir pop müzik tartışması değildir.
Bu, toplumun geleceğine ilişkin bir tartışmadır.
Bugün çocuklarımızı tüketici olarak gören sistem, yarın yetişkinlerimizi de tüketici olarak görecek
Bugün çocuğa yastık satılıyor.
Yarın başka bir şey.
Bugün bir grubun sembolü satılıyor.
Yarın başka bir markanın.
Bugün bir yaşam tarzı satın aldırılıyor.
Yarın başka bir yaşam tarzı.
Çünkü sistemin derdi hangi ürünün satıldığı değil.
Sürekli tüketen insanın varlığıdır.
İşte tüketim toplumunun nihai hedefi budur.
İnsanın ihtiyacından fazlasını istemesi.
İhtiyacı olmadığı halde satın alması.
Sahip olduğu şeyle kendisini tanımlaması.
Ve sonunda kendi değerini bile piyasadaki karşılığıyla ölçmesi.
Bu yüzden çocukların kültürünü korumak, yalnızca “yerli müzik dinleyin” demek değildir.
Çok daha büyük bir mücadeledir.
Çocuğa şunu öğretebilmektir:
Sen satın aldığın şey değilsin.
Sen takip ettiğin kişi değilsin.
Sen aldığın beğeni sayısı değilsin.
Sen bir markanın hedef kitlesinden ibaret değilsin.
Sonunda geriye şu soru kalıyor
Bugün önümüzde parlak bir sahne var.
Işıklar yanıyor.
Müzik çalıyor.
Kalabalık bağırıyor.
Telefonlar havada.
Ekranlar parlıyor.
Pazarlama makinesi çalışıyor.
Ve bütün bunların arkasında milyarlarca liralık bir kültür endüstrisi duruyor.
Biz ise hâlâ bunun yalnızca müzik olduğunu düşünüyoruz.
Değil.
Bu, çocuklarımızın dikkatine kurulmuş bir pazar.
Bu, gençlerin kimlik arayışına kurulmuş bir pazar.
Bu, bedenlerine kurulmuş bir pazar.
Bu, hayranlıklarına kurulmuş bir pazar.
Bu, yalnızlıklarına kurulmuş bir pazar.
Bu, aidiyet ihtiyaçlarına kurulmuş bir pazar.
Ve en sonunda kültürlerine kurulmuş bir pazar.
Buna karşı çıkmak gericilik değildir.
Dünyaya kapanmak değildir.
Gençleri küçümsemek değildir.
Sanata düşmanlık hiç değildir.
Tam tersine.
Çocuğu piyasadan, kültürü metalaşmaktan, insanı da tükettiği şeyden ibaret olmaktan koruma çabasıdır.
Bugün müdahale edilmesi gereken yer sahnenin kendisi değil.
Sahnenin arkasındaki mekanizmadır.
Bugün sorgulanması gereken birkaç grubun varlığı değil.
Onları çocuklarımızın karşısına hangi ekonomik ve kültürel güçlerin, hangi yöntemlerle ve hangi amaçlarla çıkardığıdır.
Ve bugün savunmamız gereken yalnızca geçmişin kültürü değildir.
Yarının kültürünü kurma hakkımızdır.
Çünkü çocuklarımızın zihnini boş bırakırsanız, o boşluğu piyasa doldurur.
Piyasa boşluk sevmez.
Piyasa beklemez.
Piyasa uyumaz.
Ve piyasanın çocuklarımız için hazırladığı gelecek, onların insan olarak neye dönüşeceğini değil, ne kadar tüketeceğini hesaplar.
İşte buna izin vermemeliyiz.
Çünkü bir toplumun en değerli varlığı petrolü, parası, fabrikası ya da şirketleri değildir.
Gençliğidir.
Gençliğini tüketim pazarına teslim eden toplum, geleceğini de pazara teslim etmiş demektir.
Ve bir gün ışıklar söndüğünde, geriye yalnızca sahnenin karanlığı kalmaz.
Kendi kültürüne yabancılaşmış bir toplumun karanlığı da kalabilir.
